Keskin, ucu sivri, gerçek ve hakikat sözler yerine; edebiyata dalıp yumuşatmak lazımdı hayatı… Realiteden uzak, bolca romantikle bezenmiş, hayal kokan, biraz soslu ve tozpembe yalanlar söylenmeliydi… Kalemi düz tutarken eğri büğrü yazmalı; enfüste kini, nefreti, sitemi, kırgınlıkları, dargınlıkları ve kızgınlıkları sütreleyerek geride üstü örtük mestur tutarken, afakta kelamı baldıran zehriyle karıp, arısız imal sahte bala bulayıp, ağızlara bir parmak çalarmışçasına... Nabza göre de şerbet doyumsuz midelere... Mütemadiyen bedesten düş pazarında küf tutmuş sürümden kazanılan ucuz mutluluk satmalıydım tezgahta… Ticareti manadan akisle, maddeye teşekkül ettirmeliydim… sahte bezirganlıkla kadifeden kesemi doldurmalı, gün yüzü görmemiş yeni yeni iltifatları hunharca sürmeliydim piyasaya hoşa giden. Çiçek bozuğu yüzlere gülerken kuyu kazmalıydım enaniyetimin gölgesinde…
Yüreklere dokunan en yüklemsizinden, devrik mi devrik cümleleri katar yaparken arka arkaya, adını şiir koymalıydım. Şair olmalıydım mesala; teşbihlere cicili bicili şekil veren, acınası amma velakin hatadan münezzeh… Dizginlerini kaçırdığım tutarsız tabirlerimle ruhlara sokulmalıydım kabil. İnsani iştiyaklara hülul etmeliydim müstesna… Gelişi güzel pek ince nükteler patlatıp gündüzü karartmalı, geceyi aydınlatmalıydım…
Her safahatta bulutlardan bahis açmalı; konuyu rahmete gark karlara ve yağmurlara getirmeliydim. Dağlardan, gözelerden, derelerden, ırmaklardan ve nehirlerden; gökyüzünden, denizden, derinden, maviden, kumsaldan, kumlardan ve dalgalardan… köpükleri bile müzmin köpürtmeliydim iltifata mazhar olacak cinsten alakasız ve ahlaksızca… Altta yağız yer mi delindi, üstte mavi gök mü çöktü? Her halükarda deniz mavi değildir itirazını kim takmıştı ki şimdiye kadar… kimi ırgalamıştı zaten…
Rüzgarlar estirmeliydim, ipekten yelkenlere serin. Kıyısız ummanda, gemiyi alabora edecek kadar boyu aşan dev ve hırçın dalgaları, süt liman göstermeliydim tek renk çizdiğim ütopik tablolarda… Aleme şekil veren ressam olmalıydım. Kaptanı derya hükmünce tek kürekli sandalımı koskoca yelkenli diye yutturmalıydım. Kara göründü nidasıyla sevinçten titretmeliydim en hassas bam tellerini sessiz ve lal notalarla. Olmayan karayı işaret ederek; dikkatleri başka yöne çevirirken; taze baharlardan, bereketli topraklardan, türlü ağaçlardan, yemyeşil yapraklardan, rengarenk çiçeklerden, envai çeşit meyvelerden, börtü böceklerden, cins cins kuşlardan, çeşit çeşit hayvanlardan, çiğ mağduru çimenlerden falan konu açmalı… Gece yıldızları, ayı ve yakamozu araya sokuşturmalıydım.
Erguvandan, leylaktan, begonvilden, laleden, nergisten, kuşkonmazdan, menekşeden, orkideden ve dahi sümbülden, gülden demetleri serpiştirmeliydim uyduruk harikalar diyarına… Adını saymadığım çiçekler affedin bu abdi acizi…
Allı pullu rüyalarda; dikenden arındırılmış güle dair ne sallanması iktiza ederse bülbül gibi şakımalıydım. Bu dünyayı caizen, altından ırmaklar akan asude Firdevs cennetlerine çevirmeliydim. “Eğer burası yaşanılacak bir yer olsaydı dört mevsim olmazdı” ihtarıma uyulmadı. Hazindir, sesim duyulmadı…
Stresi bünyesinde barındıran çift hanelere tekabül onlarca kelimeyi ihata etmeli, kafeslemeliydim en hain tuzaklarımla. Faka serpiştirdiğim deneleri de fütursuzca cömertlikten sayarken, onların her isyan bildirilerinde deve güttürmeden bu diyarlardan defetmeli ve kovmalıydım… Tehcirin dik alasını uygulamalıydım. Şimdi hepsi bende yatılı misafir; ben huysuz mihmandar… Fakat, ama, lakin, ancak ve yinede… siktir et; boş koy Pinokyo mesellerini, bizi Don Kişotlar, Pamuk Prens’i yiyen hain cüceler, devler ve kırk haramiler bekler binbir gece masallarında…
Müstahak olan buydu insanlara, yalnız ben şahsıma bu sefayı layık göremedim. Ummadım, umursamadım; kahir ekseriye unutmadım şarlatan hezeyanları. Haybeden yaşadım bu hayatı. Öylesineydi belki, hasbelkaderdi her cihetten. Öldüm dirildim, dirildim öldüm. Canlar pahasına can vermek hiç sorun değildi inan, kesretin yamacında ederi yoktu bir kuru canın… gülerek çıktığım sehpama kendim tekme vurdum en soğukkanlı edamla. Say ki, adı ta ezelden konmuş olsun: intiharmış… dedim ne lazım… Zaiyatsız muzaffer olunmaz. Gel gör ki, toz kondurmadım sessiz çığlıklarla haykırdığım deli sevdama… benden bile ırakta müphem tuttum, mahfuzdu yüreğimde el değmemiş… yedi kat gökleri titreten…
Üzgünüm nefsim; en çok, senin sonsuz arzularını aklımdan geçirdiğim için muzdaribim… İstemezdim ya böyle olsun, haddinden çok birikmişim ki sana, olanca cımbızladım cümlelerimi… Ağdalı sansınlar aldırma. Nasihate hep kulak tıkayan, ah ki ah kifayetsiz muhteris… Oysa hiç yüksünmemiştin cılız omuzlarına yığdığım semersiz ve küfesiz dünyevi yüklerden. Yaraların vardı ya senin hani kanamaktan kabuk bağlamaya fırsat bulamayan.
Kalem feryat figan parmaklarımın arasında kağıdın üzerinde tepinir. Yetmez der kelamınca yetmez… Ben de bilirdim üç-beş kitaba sığmazdı; sen de az çok bilirsin. Hülâsanın hasılında bir lahza bu… çünkü darası dahi ağır gelirdi yutkunduklarımın. Kusuruma bakma, yeri geldi ya senin de inadına; ben böyleyim işte hala dik, Azrail’i beklerken ölümün arefesinde…





