Sırf bu yüzden; anlaşılmamanın verdiği sıkıntıyı, acıyı, ızdırabı ve sancıyı sakince bünyemden çıkardım. Kendi doğal ortamına serbest bıraktım; belgeselciler düşsün peşine…
Gönülde mesken tuttukları yeri viraneye çevirerek yakıp yıktılar. Menbaı kurutmadan, kanatarak gittiler. Kendilerince yeniden kök salmak umuduyla, giderayak kanayan yaralara tohum serpiştirdiler. Ve ben, bizzat her şeyin farkındaydım. Lakin arkalarından hiç bakmadım… Benim benle olan kavgam, asıl şimdi başlıyordu.
Savaş meydanında taşla doldurulan stratejik su kuyuları misali, kendi ellerimle harabenin üzerini kapattım. Arada kalan boşluklara ot tıkadım. Yetmedi, etrafına hendekler kazdım; tüm şikâyet ve sızlanmalara rağmen geri dönmeyi gözleri kesmesin diye…
Gençliğin baharında anlaşılmamayı demledim… Koca dünya karanlıklara büründü. Uzun sürmedi, geçti… Geçti de… Çok sonra idrak ettim; karanlık kesretin ta kendisiydi, aydınlık ise tenha. Bundan dolayıdır ki, bizi geceye yazdılar.
Derken anlaşılmamanın hazzı kapladı etrafı. Ilık bir meltem ruhumu okşadı. Hicretin hazin buğusu düstursuz camı kaplayınca, anladım; yurdumdan edilme vakti gelmişti. İçeride bir göçebe telaşı atalardan tevarüs…
Ölü balık da artık canlanmazdı. İçimdeki çocuğa ölüm fermanı çıkmadan, duvarlarım yıkıldı. Yâr-ı gâr hâl bilmezmiş; onu da belledik. Yad elleri yurt tutarken, gemim karada delinmiş, su almaktaydı…
Garip garip hayallerim vardı… Derede boğulmasaydım eğer, istikamet umman olurdu. Ayağımda pranga, bileklerinden bukağılı zât’a…
İnsan en çok anlaşılmamaktan yorulurmuş; öyle dediler. İnanmadım… Gördüm, altmışından çok sonra anlatamamanın hüznüne gark olan naif şairleri. Yoksa yıllar sonra daha yeni mi şair olmaya başladılar? Başından beri kadife eldivenlerini hiç çıkarmadan kendi başlarını okşadılar. Sıralı absürt kelimelere mana devşirip yavanca hissiyatlarını karaladılar… Yetim başı gibi miydi? Onu da beceremediler. Katır tepince eşeğe kızdılar da, yazık; olan hep ata oldu.
Boş verdim, kendimi ifade etmek için sarf ettiğim cümleleri istif yapmayı… İsrafı yeğ tutmadım, harama sözlerimi bulamadım. Şimdi yazmakla tükenmeyecek meramımı tek nazara rapteyledim; gönülden bakışlara “nokta” niyetine. O nokta ki, âlemleri içinde ihtiva ederdi; ne cümle bitirir, ne cümle başlatır. Belki çölü sam yelleriyle savrularak mütalaa ve müşahede eden bir kum tanesi… A cahil, bilmez misin noktayı kim çoğalttı?
Bir ben mi kaldım anlaşılmamanın keyfini süren? Bir ben miyim; kendiyle mutabık kalamayıp elleriyle defterini düren? Öyleyse, iflah olunmaz gayrı. Derman derdimdir; devası derdimden derin, beni başından savar...
Bırak gitsinler, halas eyle benliğinden. Anlamayanlar, anlayamamanın gamında yoğrulsun. Harap düşen gecenin fecr vaktinde uğurlarız…
Beni bir sen anla diyorum. Sade sen… Listeye de yanlış anlamayı en başa tutturmayı unutma(!) On binlerce bilmeyenin alkışındansa, tek bilenin sükûtundaki uçurum kenarıdır tercihim… Bu duruş, tehirleri anlamlı kılsın. Varsın aceleye gelmesin sözün bittiği yerde sükutu tüketmişliğimiz.
Yaşamaktan ötesi düştü bize, ukbaya gözlerimi dikmişken…
Yaşayalım bu hayatı, yalan da olsa…




